İki kadeh şarap,
Hafif Çakırkeyf.
Mutluluk.
Biraz caz,
Biraz aşinalık.
Vakit geç,
Yollar boş, tek başına
Bir yarım ben, bir de öbür yarım.
Biraz sabırsız biraz ürkek.
Kaçamak duygular.
Sanki gizli bir ilk buluşma.
Bir yarım bekleyen, öbür yarımı.
Utangaç bir sarılma.
Hayaller var ardında,
Yamaca yaslanmış bir ev.
Önünde ahşap teras.
Ve tünel meydanına bakan bir pencere.
Bekleyiş ve heyecan.
Ve sonra, adından bir şal.
Öbür yarımla tek başına, bir bütün.
Hızla akan ve yetmeyen zaman.
Boşvermişlik,
Tene değil yüreğe kazınan.
“Dum differtur vita transcurrit.”
İstiklal Caddesi kedileri.
Bir kitapçı birkaç kitap.
İki adımlık bir hayal.
Aynı uçak, aynı araba, aynı ev.
Büyük bir karar.
İki kadeh burgaz.
Yine İstanbul yine huzur.
Ve dönüş.
Gerçekleşen bir hayal.
Aynı uçak, Aynı araba.
Boş bir ev, dört beyaz.
Dokunuş bekleyen.
Biraz gri, biraz sarı.
Bırakılan bir fotoğraf
Bir yarım giden öbürü kalan.
Geçmek bilmeyen zaman.
Bir fotoğraf daha.
Yıllar öncesinden.
Bugüne delalet eden.
Cunda adasından,
Yirmiyedi numaralı harap bir ev.
Haklı korkular.
Geçen tam dokuz ay.
Sadece kısacık bir önsöz.
Kaygılar, kaygılar.
Deniz kıyısında birkaç saat,
Ayakları denize sarkmış bir ev
Yarım kalmış ya da yarıya dönmüş.
Bir kaç film,birkaç şarkı.
En güzel yaşanmışlıklar.
Ard arda üç nokta…
Ve bu satırlar.
Biraz Karmakarış,
Biraz kafiyesiz ve kifayetsiz…
Ve bir yarım umutlu, öbür yarım olacak.
Gereken sadece biraz daha zaman.
İçimden geçenleri yazdığım kişisel blog'um. Beğenen okusun. Zaten çoğu zaman ben de beğenmiyorum.
9 Kasım 2015 Pazartesi
1 Eylül 2015 Salı
Özleyeceksen eğer...
Özleyeceksin kadını. Kadın’ın vücudunu özleyeceksin.
Ellerini, omuzlarını özleyeceksin. Bacaklarını, kalçasını özleyeceksin. Dudaklarını
özleyeceksin ki öptüğün zaman yansın dudakların. Dokunduğun zaman elini çekmek istemeyeceksin.
Göğüslerini özleyeceksin, vajinasını özleyeceksin. Özleyeceksin ama vajinayı,
vajina olduğu için değil onun olduğu için özleyeceksin. Öyle her gördüğün
bedeni istemek, her gördüğün deliğe girmek değil erkeklik. Onun göğüsleri
olduğu için seveceksin. Onun dudaklarını öpmek isteyeceksin. O olduğu için, olduğu
gibi özleyeceksin.
Tüm benliğinle onun benliğini seveceksin. İşte belki o zaman
“erkek” olursun.
23 Ağustos 2015 Pazar
Ölüm
Fark ettim ki mutsuz olduğum zamanlarda korkutuyor beni ölüm. Mutlu olduğum zamanlarda düşündüğüm zaman hiç umurumda olmuyor. İşte bu yüzden bana öyle geliyor ki yaşamın amacı sadece mutlu olmak. Ne kadar mutlu olursak, amaca o kadar yakın oluruz.
Ölüm öyle bir şey ki ne zaman geleceğini bilemiyoruz. Yarını görebileceğimizin garantisi yok mesela. Aslında mutluysak eğer, ne kadar yaşadığımızın bir önemi de yok. Çünkü kontrol edemeyeceğimiz tek şey o ve öldüğümüz zaman, öldüğümüzün farkında olmayacağız. Bilinç yok, his yok, duygular yok, bir farkındalık şansımız yok. İşte bu yüzden halen hayattayken ve bir şeyleri kontrol edebilecekken, bu şans elimizde varken yakalamak gerek bir şekilde. Belki işe, yapmaktan mutsuz olduğumuz şeyleri, yapmaktan vazgeçerek başlanabilir veya bize mutluluk vermeyen insanları hayatımızdan uzaklaştırarak. Kim olursa olsun. İstisnasız. Eğer insan mutlu olmayı başarabilirse, eminim ölüm bile güzel gelir.
Bugün çok ağır bir Pazar. Zaten geride kalanlar için hep öyle olur. Bugün Osman Başman’ı uğurlarken ben bunları düşündüm. İnsanın iyiliğine bakmıyor ölüm. Bedduayla da gelmiyor. Ona beddua edecek bir kişi bile olduğunu düşünmüyorum; ama ölüm için çok erken denebilecek bir yaşta geldi işte. Sanırım onun son zamanlardaki en büyük mutluluğu da yeğenleri Zara ve Salih’ti. Eminim onun güzelliği, onlara bıraktığı en güzel miras oldu.
Bir kez daha güle güle güzel insan.
10 Ağustos 2015 Pazartesi
Kime göre mutluluk
Her anne baba çocuğunun iyiliğini ister. Bu konuda hemfikirim; fakat iyi kime göre, neye göre iyi? Esas mesele de tam burada başlıyor.
Ebeveynlerin çocukları için iyi bir eğitim, iyi bir iş, iyi bir aile gibi hayalleri var. Daha ilkokul çağında başlayan baskı sürecinin temel nedeni de budur. Günümüzde eğitim sistemi dediğimiz kıyma makinesi bir sürü farklı karakterdeki küçük insanı, içinden geçirip homojen yapıda tek tip bireyler çıkarıyor. Aradan biraz daha şanslı olanlar bir şekilde kurtulmayı başarsa da, çoğunlukla ortaya aşağı yukarı benzer yapıda bireyler çıkıyor. Aradan kurtulanlar ise haklı(!) çoğunluk tarafından anormal görülüyor. Aslında en azından son elli yıldır devam eden bu yapı, ebeveynleri de içinden geçirdiği için kimse normalleştirilen, değerlerin sorgulanmadan devam etmesini sağlıyor. Sonra da bunun adı toplum baskısı veya mahalle baskısı oluyor.
Aileler o kadar hadlerini aşıyor ki, bir insan için belki de hayatının en önemli seçimi olan mesleğini seçeceği üniversite döneminde bile, tavsiye veya fikir vermenin çok ötesine geçip, baskıyla seçim yapmalarını sağlıyorlar. “Bak ressam olursan sürünürsün sen en iyisi biyolog ol o işte güzel para var”. Sonra ne mi oluyor? Durum ortada zaten birçoğu zaten tam anlamıyla mesleğini yapamayan, yaptığı işten, mutsuz bireyler. Halbuki, iyi meslek, iyi yapılan meslektir. Bunun da en önemli koşulu, mesleği sevmektir. Başarı zaten gelir. Tabi başarıyı çok para kazanmak olarak değerlendirirsek o ayrı.
Daha ilk aşk heyecanı yaşayan çocuklarına, bu kız/oğlan sana göre değil diyorlar. Kaldı ki halen bugün bile birçok kızın, erkek arkadaş edinmesi bile hoş karşılanmıyor. Hele bir de çocuk eşcinselse vay haline. Evlenmez, neden evlenmez? Eş adayı onaylanırsa evlenir, niye çocuk yapmaz? Evin tertibine düzenine, karışılır. Çünkü iyi bir kız, evini temizler tertipler, eşinin giyeceklerini ütüler ve yemek pişirir. Peki ya bunları yapmayı istemiyorsa? Herhangi bir nedenden ayrılmak ister, kıyamet kopar. Yoksa normal olan, insanların ömür boyu rol yapıp mutlu bir ailesi varmış gibi davranmaları.
Bunlara benzer yüzlerce örnek sayabilirim. Birçoğu basit şeyler; fakat basit şeyler bir araya gelip zoru oluşturuyor. Kırk yaşındaki çocuğunun üşümesine, giyinmesine, yemesine, inmesine karışan o kadar anne var ki toplumda. Hepsinin de sebebi aynı: “Ben çocuğumun iyiliğini istiyorum”. Eskiden çocuğun olunca anlarsın derlerdi. Şimdi beş yaşında bir kızım var, halen anlamıyorum. Sanırım benim bir algı sorunum var. Ama ne olursa olsun, mantığım bunları reddediyor. Çünkü bunların temelinde yatan gerçek nedenin, bencillik olduğunu düşünüyorum. Bilinçli bir bencillik olmasa da…
Anne babanın, istediği gibi davranan çocuklar, onları mutlu ediyor ama aksi davranıp kendi istediğini yapanlar, onlar için hayal kırıklığı. Tabi ki benim de kızım için hayallerim var, ama benim hayallerim onun kendi kararlarını, verebilen, her şeyi sorgulayan ve özgüveni yüksek bir birey olması. Çünkü mutlu olabilmesinin en temel şartları bunlar bana göre. Gerisi fasa fiso. Fikrimi söyler geçerim. Üzülecekse kendi kararı yüzünden üzülür, ben de beraber üzülürüm ama asla ben seni uyarmıştım demem. Mutlu olursa ben de beraber olurum, katkım da olduysa daha da mutlu olurum. Çünkü bildiğim tek şey her nesil kendinden öncekinden daha ileride ve daha iyi düşünür. Bir önceki nesilden tek eksiği tecrübedir ve iyi yetişmiş bir birey bu tecrübeden faydalanmayı da bilir.
Not: kimseye bir gönderme yoktur, Kendine pay çıkarmak isteyen çıkarabilir.
Ebeveynlerin çocukları için iyi bir eğitim, iyi bir iş, iyi bir aile gibi hayalleri var. Daha ilkokul çağında başlayan baskı sürecinin temel nedeni de budur. Günümüzde eğitim sistemi dediğimiz kıyma makinesi bir sürü farklı karakterdeki küçük insanı, içinden geçirip homojen yapıda tek tip bireyler çıkarıyor. Aradan biraz daha şanslı olanlar bir şekilde kurtulmayı başarsa da, çoğunlukla ortaya aşağı yukarı benzer yapıda bireyler çıkıyor. Aradan kurtulanlar ise haklı(!) çoğunluk tarafından anormal görülüyor. Aslında en azından son elli yıldır devam eden bu yapı, ebeveynleri de içinden geçirdiği için kimse normalleştirilen, değerlerin sorgulanmadan devam etmesini sağlıyor. Sonra da bunun adı toplum baskısı veya mahalle baskısı oluyor.
Aileler o kadar hadlerini aşıyor ki, bir insan için belki de hayatının en önemli seçimi olan mesleğini seçeceği üniversite döneminde bile, tavsiye veya fikir vermenin çok ötesine geçip, baskıyla seçim yapmalarını sağlıyorlar. “Bak ressam olursan sürünürsün sen en iyisi biyolog ol o işte güzel para var”. Sonra ne mi oluyor? Durum ortada zaten birçoğu zaten tam anlamıyla mesleğini yapamayan, yaptığı işten, mutsuz bireyler. Halbuki, iyi meslek, iyi yapılan meslektir. Bunun da en önemli koşulu, mesleği sevmektir. Başarı zaten gelir. Tabi başarıyı çok para kazanmak olarak değerlendirirsek o ayrı.
Daha ilk aşk heyecanı yaşayan çocuklarına, bu kız/oğlan sana göre değil diyorlar. Kaldı ki halen bugün bile birçok kızın, erkek arkadaş edinmesi bile hoş karşılanmıyor. Hele bir de çocuk eşcinselse vay haline. Evlenmez, neden evlenmez? Eş adayı onaylanırsa evlenir, niye çocuk yapmaz? Evin tertibine düzenine, karışılır. Çünkü iyi bir kız, evini temizler tertipler, eşinin giyeceklerini ütüler ve yemek pişirir. Peki ya bunları yapmayı istemiyorsa? Herhangi bir nedenden ayrılmak ister, kıyamet kopar. Yoksa normal olan, insanların ömür boyu rol yapıp mutlu bir ailesi varmış gibi davranmaları.
Bunlara benzer yüzlerce örnek sayabilirim. Birçoğu basit şeyler; fakat basit şeyler bir araya gelip zoru oluşturuyor. Kırk yaşındaki çocuğunun üşümesine, giyinmesine, yemesine, inmesine karışan o kadar anne var ki toplumda. Hepsinin de sebebi aynı: “Ben çocuğumun iyiliğini istiyorum”. Eskiden çocuğun olunca anlarsın derlerdi. Şimdi beş yaşında bir kızım var, halen anlamıyorum. Sanırım benim bir algı sorunum var. Ama ne olursa olsun, mantığım bunları reddediyor. Çünkü bunların temelinde yatan gerçek nedenin, bencillik olduğunu düşünüyorum. Bilinçli bir bencillik olmasa da…
Anne babanın, istediği gibi davranan çocuklar, onları mutlu ediyor ama aksi davranıp kendi istediğini yapanlar, onlar için hayal kırıklığı. Tabi ki benim de kızım için hayallerim var, ama benim hayallerim onun kendi kararlarını, verebilen, her şeyi sorgulayan ve özgüveni yüksek bir birey olması. Çünkü mutlu olabilmesinin en temel şartları bunlar bana göre. Gerisi fasa fiso. Fikrimi söyler geçerim. Üzülecekse kendi kararı yüzünden üzülür, ben de beraber üzülürüm ama asla ben seni uyarmıştım demem. Mutlu olursa ben de beraber olurum, katkım da olduysa daha da mutlu olurum. Çünkü bildiğim tek şey her nesil kendinden öncekinden daha ileride ve daha iyi düşünür. Bir önceki nesilden tek eksiği tecrübedir ve iyi yetişmiş bir birey bu tecrübeden faydalanmayı da bilir.
Not: kimseye bir gönderme yoktur, Kendine pay çıkarmak isteyen çıkarabilir.
Gitmek
Belki gitmek gerekir bazen.
İstemeden de olsa
Anılar birikmeden fazla.
Çok yormadan,
Çok yorulmadan
Birkaç şiir bırakıp ardında
Hoşçakal demek işte.
Neden diye sormadan.
Gercek miydi yaşananlar?
Yoksa...?
Hiç Sorgulamadan.
Zamanı gelince öylece gitmek.
İstemeden de olsa
Anılar birikmeden fazla.
Çok yormadan,
Çok yorulmadan
Birkaç şiir bırakıp ardında
Hoşçakal demek işte.
Neden diye sormadan.
Gercek miydi yaşananlar?
Yoksa...?
Hiç Sorgulamadan.
Zamanı gelince öylece gitmek.
Güven
Bundan bir süre önce, bir sosyal deney çıktı karşıma. Parkta oynayan çocuklara, minik bir köpekle giden adam, çocukların sempatisini kazanıyor ve: “evimde bunlardan daha var, görmek ister misin?” diyerek, çocukların kendileriyle gelmelerini sağlıyordu. Oysa annelerin hepsi de öyle emindi ki çocukların tanımadıkları bir adamla gitmeyeceğine. Çok sarsıcı bir deneydi. Bir çocuğun zayıf noktasını bulup, güvenini kazanmak ne kadar da kolaydı. İnsanın kanı donuyor. Bir de annelerin kendilerine ve çocuklarına olan güveni, düşündürücü.
Bizler de yetişkinler olarak, çok farklı değiliz aslında. Sadece zayıflıklarımız değişiyor, bir de güvendiğimiz kişiler yabancılar olmuyor belki. Güvenip her şeyimizi açıyoruz birilerine, gerisi artık şans. Güvendiğimiz ya sağlam oluyor, ya da bir gün yıkılmış güven duygumuzun enkazı altında kalıyoruz. Hatta en kötüsü, birileri zayıflıklarımızı kullanıp bizi istediği yere sürükleyebiliyor biz hiç farkına varmadan. Sanırım en kötüsü de bunu fark ettiğimiz zaman oluyor. Çünkü farkına vardığımız zaman nerede olduğumuzu bilmiyor olabiliriz. Ama enkazdan bile çıktığımızda yerimizin farkındayızdır.
Aldığımız en büyük risk güvenmek belki ama risk almadan da bir yerlere varılamıyor. İşte bu yüzden güvenmeye devam etmek gerek. Çünkü insanın yaşama olan bağlılığı, hissettiği güven duygusuyla doğru orantılı. Hep güvenebileceğimiz birileri olmalı. Birisine güveninizi kaybetseniz bile, bu diğerlerini sabıkalı yapmamalı. Sadece kime güveneceğini iyi seçmeli insan. Ama güven, tamamen başkasına yaslanmak da olmamalı. Geleceğe güvenmek lazım, kendimize de.
Düşersek, biri elimizi bıraktı diye düşmemeliyiz. Kalkarken, kendi kendimize kalkabilmeli ama daha hızlı kalkmak gerekirse de tutunacak bir el de bulabilmeliyiz
Bizler de yetişkinler olarak, çok farklı değiliz aslında. Sadece zayıflıklarımız değişiyor, bir de güvendiğimiz kişiler yabancılar olmuyor belki. Güvenip her şeyimizi açıyoruz birilerine, gerisi artık şans. Güvendiğimiz ya sağlam oluyor, ya da bir gün yıkılmış güven duygumuzun enkazı altında kalıyoruz. Hatta en kötüsü, birileri zayıflıklarımızı kullanıp bizi istediği yere sürükleyebiliyor biz hiç farkına varmadan. Sanırım en kötüsü de bunu fark ettiğimiz zaman oluyor. Çünkü farkına vardığımız zaman nerede olduğumuzu bilmiyor olabiliriz. Ama enkazdan bile çıktığımızda yerimizin farkındayızdır.
Aldığımız en büyük risk güvenmek belki ama risk almadan da bir yerlere varılamıyor. İşte bu yüzden güvenmeye devam etmek gerek. Çünkü insanın yaşama olan bağlılığı, hissettiği güven duygusuyla doğru orantılı. Hep güvenebileceğimiz birileri olmalı. Birisine güveninizi kaybetseniz bile, bu diğerlerini sabıkalı yapmamalı. Sadece kime güveneceğini iyi seçmeli insan. Ama güven, tamamen başkasına yaslanmak da olmamalı. Geleceğe güvenmek lazım, kendimize de.
Düşersek, biri elimizi bıraktı diye düşmemeliyiz. Kalkarken, kendi kendimize kalkabilmeli ama daha hızlı kalkmak gerekirse de tutunacak bir el de bulabilmeliyiz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)